Hulusi Yahyagil

Bediüzzaman Hazretleri'nin birinci talebesi, ihlas abidesi Albay Hulusi Yahyagil, 24 sene önce 26 Temmuz 1986'da vefat etmişti.

 

Onun hatırasını yâd edip, ruhuna Fatihalar ve İhlaslar okunmasına vesile olmak için İhsan Atasoy'un yeni araştırmalara dayalı yazdığı "Nurun Birinci Talebesi HULUSİ YAHYAGİL" isimli kitaptan sadece Çanakkale Savaşı ile ilgili bölümden bazı yerleri aktarmaya çalışacağım:

Hulusi Bey, Harbiye'de öğrenci iken "Birinci Dünya Savaşı" patladığı için tahsilini yarıda bırakıp savaşa katılmıştır. Çeşitli bölüklerde görev yaptıktan sonra 14 Temmuz 1915'te asteğmen olur. 26 Temmuz 1915'te "Melhame-i Kübra" denilen Osmanlı'nın ölüm-kalım savaşı Çanakkale Savaşı'na katılır. Conk Bayırı Muharebesi'nde, atların çektiği ağır toplardan birisi bataklığa saplanır. Atlar ne kadar hamle yapsalar da onu kurtaramazlar. Hulusi Bey, birliğinde bulunan "Destan" isimli atı getirip diğerlerinin yanına bağlar ve bir insanla konuşur gibi atın boynuna sarılarak; "Destan, haydi yavrum! Bu din işi, iman işi, vatan işi, göreyim seni!" der. Atlar son bir defa dehlenir, kırbaçlanır. Büyük bir hamle sonunda top kurtarılır ama Destan cansız yere serilir. Zira takatının üstünde gösterdiği gücün sonunda hayvancağız çatlayarak ölmüştür.

Son taarruzda bütün subaylar ve erler abdestli olacaktır, su bulamayanlar da teyemmüm edecektir. 8 Ağustos 1915 gecesi Kadir Gecesi'dir, karadan ve denizden düşmanın top mermileri gelmektedir. Hulusi Bey'in önünde bir top mermisi patlar. İki el ateş eder. Düşman cephesinden gelen kurşun sol yanağına isabet eder. Bir kurşun köprücük kemiğini ikiye bölerek kalbine doğru iki buçuk santimetre kadar ilerler. Sol koluna da kurşun isabet eder. Artık şuuru işlemez olur.

Cephede doktorlar genelde ağır yaralılarla uğraşıp vakit zayi etmek istemezler. Onun için Hulusi Bey'i de hayata döndürülmesi zor diyerek ölmek üzere olan ağır yaralılar arasına bırakırlar.

Hulusi Bey seneler sonra, Haluk Tangülü'ne Çanakkale'de ölüler arasından nasıl kurtulduğunu şöyle anlatır: "Baygın halde yatıyordum. Birden kulağıma gaipten bir ses geldi. Bu gaybi ses, 'İmamuha, kitabüha, yazaruha!.' diye çınlıyordu. Beni bu ses uyandırdı. Üzerimden pardösümü çıkardılar, her yerimden kan damlıyordu!"

Hulusi Bey, kendine gelir gelmez, karşısında duran Fransız doktora, Fransızca "Allah'ın izniyle ben ölmeyeceğim!." diye bağırır. Bunun üzerine ölüler arasından alınıp önce Biga'da, daha sonra İstanbul'da tedavi altına alınır. Beş ay tedaviden sonra tekrar cephedeki birliğine döner.

Bundan sonra da birçok cephelerde savaşan Hulusi Bey her şey bittikten sonra 1929 baharında Isparta'nın Barla nahiyesinde Bediüzzaman Hazretleri'yle görüşür. Kırk dakikada zahirden hakikate geçme tahakkuk eder. Ruhunda büyük bir inkilab olur. Bediüzzaman Hazretleri'ne sorduğu soruların cevabından koskocaman bir hazine, "Mektubat" kitabı tezahür eder. Yazdığı mektupların bir kısmı bilhassa Barla Lahikası'nda neşrolunur. Hayatta iken kendisiyle görüşmemiz nasip olan Hulusi Bey, ömrü boyunca hep Kur'anî hakikatlerin neşriyle uğraşır, bütün ihtilaflarda, çetrefilli meselelerde denge unsuru ve problem çözücü konumunu muhafaza eder. Milletimizin ve ordumuzun medar-ı iftiharı olur...

Hulusi Yahyagil'in "Şehitlik nimetiyle müşerref olamadık!" diye bir hasret içinde olduğu bilinmektedir. Çanakkale'de yaralanıp büyük ihtimalle şehit olarak vefatı mukadderken, bunun gazilikle değiştirildiği an, 26 Temmuz 1915 Kadir Gecesi'dir. Enteresandır ki yetmiş sene sonra vefat ettiği tarih de 26 Temmuz 1986 gecesidir!.. Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir

Share/Save/Bookmark